Necip Fazıl Kısakürek Hakkındaki Gerçekler

 

O, bugün İslamcıların ve ülkücülerin bir kesiminin gözünde büyük üstad… Hatta bazılarına göre büyük Müslüman… Şiirlerinde yaşadığı her şeyi yazan, bir söz ustası şair…  Necip Fazıl Kısakürek…

Günümüzde birçok ideolojik ve siyasi tartışmalara konu olan Necip Fazıl hayatı boyunca gel gitler yaşayan biridir. Gençliğinde bohem bir hayat yaşamıştır. Öyle ki  Fransa’da okuduğu yıllarda alkol ve kumara bağlılığından dolayı kaldığı evin kirasını bile ödeyemeyip sokakta kalmış, yurt dışında sefil bir hayat sürmüştür.

Necip Fazıl’ın kumara, alkole, kadına düşkünlüğü gençlik yıllarında yazdığı şiirlere de yansımıştır.  Kadın bacakları isimli şiirinde kadınlara olan düşkünlüğünü şöyle ifade etmiştir:

Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,
Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.
Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.
Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın (1)

Gençlik yıllarında kadın bacaklarının güzelliğini anlatan Necip Fazıl’ın hayatı kendi anlatımıyla 1934 yılında Abdülhakim Arvasi ile tanışmasıyla değişir. (2) Arvasi ile tanıştıktan sonra Fransa’da kumarhanelerden çıkmayan genç gider yerine dinine bağlı, şeriatçı bir yazar gelir.  Arvasi’nin hayatını nasıl değiştirdiğini şu mısralarla dile getirmiştir:

“Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” (3)

Aslında Necip Fazıl’ın hayatında Arvasi’nin dönüm noktası olduğu kocaman bir yalandır. Necip Fazıl, hayatının sonuna kadar kumara olan bağımlılığını bırakamamış, Demokrat parti döneminde kumar borcundan dolayı Menderes’ten defalarca borç istemiştir. Yassıada duruşmalarında açıklandığına göre 1950 – 1960 yılları arasında Necip Fazıl’a örtülü ödenekten 147.000 TL ödenmiştir (4)

Necip Fazıl’ın özel hayatındaki büyük değişim, siyasi düşüncelerine de yansımıştır. Atatürk döneminde Atatürkçü, İnönü döneminde İnönü düşmanı, Menderes döneminde ‘’kalemimi sizin için kullanmaya hazırım’’ diyecek kadar Menderesçi,  1970 li yıllarda ise İslamcılarla ülkücüler arasında gidip gelen bir siyasi hayatı olmuştur.

Necip Fazıl’daki ideolojik değişim, yazıları kronolojik olarak incelendiğinde daha net anlaşılmaktadır. Örneğin Atatürk’ün öldüğü gün Necip Fazıl şu cümleleri yazmıştır:

“Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyla ölüm, Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü

… Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit etmezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir  ihtirama  sahip olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıta’larla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan milli kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır (5)

Atatürk’ün ölümü sonrasında en koyu Kemalistten daha fazla Atatürk’ü öven Necip Fazıl,  İnönü döneminde ise koyu bir İnönü düşmanı olmuştur. Özellikle 1943 sonrası yazılarında İnönü’yü ve CHP yi din düşmanlığıyla suçlayan Necip Fazıl, Cumhuriyet’i ise batı hayranlığıyla itham ederek bir zamanlar eleştirdiği gericilerle aynı dili kullanmıştır.

“Meşrutiyetten Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’ten ikinci dünya harbine gelinceye kadar süren üç merhale, ufak tefek kemiyet farklarıyla, hesapsız ve kitapsız batıya hayranlık, dünyayı ve nefsini müşahede altına almamak hastalığının yekpareleştiği bir bütündür. Ve işte şimdi bu hengâmenin fikri ve ahlâki buhran hengâmesinin ta merkezindeyiz. Ahlaken iflas buhranlarının en korkuncunu geçirmekteyiz. Türk inkılâbı bir ahlâk telakkisi ve bir ahlâk yasası getirmedi. Ahlâkın kaynağı dindir. Bizim ahlâkımız da Müslümanlık ahlâkıdır ve olması lâzımdır. Zaten topyekûn bütün cemiyeti ana çizgilerini İslam ahlâkının potasında eriyerek almıştır. Dünyanın en tezatsız ahlâkı İslam ahlâkıdır. Ne olmuşsak İslam ahlâkı yüzü suyu hürmetine olduk. Biricik ve olabilecek ahlâk kaynağımız İslam ahlâkıdır (6)

Sabah Postası 6 Kasım 1949

Sabah Postası 7 Kasım 1949

Necip Fazıl’ın İnönü düşmanlığı zaman zaman çok çirkin boyutlara ulaşmıştır. Örneğin Büyük Doğu dergisinin 13 Aralık 1946 tarihli sayısının kapağında İnönü’nün işitme engeliyle alay eden kocaman bir kulak fotoğrafı yayınlanmıştır. Kendisine dindar diyen bir kişinin bir insanın engeliyle alay etmesi ise ayrı bir çelişkidir

Necip Fazıl’daki bu ideolojik değişimin nedenini bazıları İnönü dönemindeki icraatlara bağlasa da bu yorum hem zorlamadır hem de tarihi gerçeklerle alakası yoktur. Çünkü Necip Fazıl’ın karşı çıktığı sadece İnönü değildir. Atatürk’e de çok çirkin ithamlarda bulunmuş, tarihi gerçeklerle bağdaşmayan iftiralar atmıştır.

Atatürk’e saldırdığı yazılarından biri 1950 yılında Büyük Doğu dergisinde kaleme aldığı yazıdır. Bu yazısında Necip Fazıl, bir zamanlar göklere çıkardığı Atatürk’ü yerden yere vurmuş, din düşmanlığıyla suçlamıştır. İşte Necip Fazıl’a göre Atatürk ve Cumhuriyet’in ilk 15 yılı:

‘’Bütün icraatı, baştanbaşa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslamiyet’e ne yaptı? Allaha ve Peygambere inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir.

 Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir lisan-ı hal ile her şeyi söyleyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tespit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğuyla Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır. (7)

İnönü döneminde Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve İnönü’ye hakaretler eden Necip Fazıl Menderes döneminde ise Menderes’e köleliğini ilan edecek kadar Menderesçi olmuştur. 1951 yılında Menderes’in Demokrat Parti’nin İzmir İl kongresinde söylediği şu sözler Necip Fazıl’ı derinden etkilemiştir:

‘’Şimdiye kadar baskı altında bulunan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek ezanı Arapçalaştırdık. Türkiye bir Müslüman devlettir ve Müslüman kalacaktır, Müslümanlığın bütün icaplarını yerine getirecektir.”  (8)

Menderes’in dini siyasete alet eden bu sözleri çok hoşuna giden Necip Fazıl, ‘’Benim Gözümden Menderes’’ kitabında Menderes’e köleliğini şu şekilde ifade etmiştir:

“ …Böyle bir sözü söyleyecek başbakanın kölesi olduğumuzu söylemekten şeref duyarız. Tekrar ediyoruz.; partimize, siyasi muhitimize, kabinemize, tezatlarımıza ve hatıra gelen gelmeyen her şeyimize rağmen, en saf ve halis tarafından azat kabul etmez köleliğimizi kabul buyurunuz.”(9)

Necip Fazıl’ın Demokrat Parti döneminde kendisini Menderes’in kölesi ilan etmesinin nedeni Demokrat partinin dini siyasete alet etmesi değildir. Çünkü ne Menderes hayatı boyunca dindar biri olmuştur ne de Demokrat Parti’nin dinci siyaseti Necip Fazıl’ın çok umurundadır. Asıl neden dönemin ruhunun değişmiş olmasıdır. Necip Fazıl, artık siyasi havanın değiştiğinin farkında olacak kadar zeki bir insandır. İkinci bir neden ise Necip Fazıl’ın borçlarıdır.

Kendisini anlatırken ‘’hayatımın en büyük zaafı’’ dediği kumardan ömrü boyunca kurtulamadığı için her zaman borç içinde yaşamış, Demokrat parti döneminde defalarca Menderes’ten borç istemiştir. Menderes’e yazdığı mektuplardan birinde yaşadığı maddi sıkıntıyı ve çaresizliği şöyle anlatmıştır:

‘’Benim yaptığımı yapanlara hükümetler ve rejimler servetlerini ve nimetlerini yağdırır. Bütün bunlara karşı 15 bin lira zarar çarpıtılmış ve daha nice kasıt ve sabotaja karşı yalnız bırakılmış olarak sürünmekteyim. Haftalardır Ankara ‘nın bu ücra ve münzevi otelinde cinnet buhranları içinde çırpınmaktayım. Bütün istediğim zarara birkaç bin zamla 20 bin lira temininden ibarettir. Bunca muvaffakiyetten sonra uğratıldığım bu hal ve düştüğüm şeref kırıklığı hayatıma mal olabilir. (…) Artık Necip hakkında olmak mı olmamak mı kararı sizi de üzüntüden kurtaracak şekilde verilmeli ve bu iş bitirilmelidir. Ben kararlıyım ve her şeye razıyım.” (10)

Mektupta da açıkça görüleceği gibi Necip Fazıl, Menderes’ten Demokrat parti yandaşlığının karşılığını istemiştir. İktidara yanaşmak Necip Fazıl için yeni bir şey değildir. Atatürk döneminde Atatürk’ü, Menderes döneminde ise Menderes’i göklere çıkarmıştır. Şimdi akıllara şöyle bir soru gelebilir. Madem Necip Fazıl her dönemde iktidarı övdü o zaman neden İnönücü olmadı? Bu soruya yine Necip Fazıl’dan cevap verelim. İnönü döneminde de 1940 yılında CHP vekilliği için başvuru yapmış fakat reddedilmiştir. O halde şu soruyu sormak gerekir. Eğer Necip Fazıl CHP vekili olsaydı yine İnönü düşmanı olur muydu?

Necip Fazıl’ın CHP ye vekillik başvurusu

Necip Fazıl’daki 1940 sonrası değişimi Mina Urgan şöyle anlatmıştır:

“Şimdi şu Urgan soyadını bana kimin önerdiğini duyunca küçük bir şok geçireceksiniz. Necip Fazıl KISAKÜREK!

…1930 lu yılların Necip Fazıl’ı ile 1940 lı yılların Necip Fazıl’ı arasında uzaktan yakından en küçük bir benzerlik yoktur. Bunlar iki ayrı kişidir sanki. Birincisini çocukluğumdan beri çok iyi tanırdım. Annemin bir yakın arkadaşına âşık olduğundan, bizim evden çıkmazdı. İkinci ise, hiç görmedim, hiç tanımıyorum. Çünkü bende, bütün arkadaşlarım da 1940’tan sonra onunla selamı sabahı kesmiştik. Süper Mürşit olarak parlak kariyerini, hayretler içinde uzaktan izlerdik ancak.

Necip Fazıl yavaş yavaş değişmedi. Dinle hiç ilgisi yokken ansızın sadece dindar değil dinci oluverdi.O sıralarda duyduğumuza göre, bu şaşırtıcı değişimin nedeni tik sorunuymuş. Necip Fazıl’ın bir yüz tiki vardı. Kaşı gözü acayip oynardı,  ikide bir  bu biçimsiz tikten kurtulmak için, böyle işlerin uzmanı bir şeyhe gitmesini salık vermişler. Şeyh efendi okumuş, üflemiş ve ancak bir haftalık bir süre için , tikinden kurtarmış onu. İşte ne olduysa o bir hafta içinde olmuş. Bizim bohem şair Necip Fazıl, Süper-Mürşide dönüşmüş ansızın. (12)

Arkadaşı Necip Fazıl’daki değişimi böyle anlatan Mina Urgan, Necip Fazıl’ın içki ve kumar bağımlılığını ise şu cümlelerle anlatmıştır:

‘’Bizim bildiğimiz Necip Fazıl çılgın bir gençti ve çılgınlığını abartmaktan, bunun kalıtımsal kökenleri olduğunu belirtmekten hoşlanırdı.Bunun doğru mu yanlış mı olduğunu bilemem ama bana kendi anlattığına göre babası öyle deliymiş ki gerdeğe girdiği gecenin sabahı ‘’Hanım oğlum nerede’’, neden hala doğmadı’’ diye hesap sorarak annesinin gırtlağına sarılmış

…Necip Fazılın içkisi ölçülüydü ama kumar tutkusu sınır tanımazdı.  Eşref Şefik ile arasında geçen olayı, İstanbul’un yazarçizer takımında bilmeyen yoktu. Eşref Şefik, annemin çocukluk arkadaşı olduğu için, onun ağzından da dinlemiştik bunu: Eşref Şefik hastaymış; onu yoklamaya gelen Necip Fazıl’a ilaç alması için, bir miktar para vermiş. Necip Fazıl, ilaçları hemen alacağını söyleyip, evden çıkmış. Eşref Şefik beklemiş beklemiş, ne ilaçlar varmış ortada, ne de Necip Fazıl. Sabaha doğru, bir lâzımlığı çişle doldurmuş; ateşi çok yükseldiği halde, pencerenin önünde pusu kurmuş; lâzımlığı kumarhaneden eli boş dönen Necip Fazıl’ın başından aşağı boca etmiş’’(13)

Necip Fazıl’ın Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığı sadece Büyük doğu dergisinde yazdığı yazılarla sınırlı değildir. Ayrıca tarih alanında hiçbir ilmi eğitimi olmadığı halde kafasına göre tarih kitapları yazmış ve sözde tarih kitaplarında Atatürk ve Cumhuriyet hakkında mesnetsiz iddialar, iftiralar yazmıştır.

Bu iftiralarından bazıları şunlardır:

Son Devrin Din Mazlumları kitabında 1930 yılında yobazların katlettiği Menemen olayı için CHP nin Müslümanları susturmak için uydurduğu bir tertip iddiasında bulunarak şunları yazmıştır:

 “1930 yılının Aralık ayının sonlarına doğru Menemen’de cereyan eden hadise, birkaç serseriye yaptırılmış böyle bir tertip içinde başka bir şey değildir ve olanca gayesi büyük ve kuvvetli sandıkları din adamlarını ortadan kaldırmak olmuştur.’’ (14)

Evet, bütün şahsiyetli Müslümanları, bilhassa Nakşibendî tarikatı büyüklerini ortadan kaldırmak için hükümetçe düzenlenen Menemen vakası tertiplerin en vicdansızını teşkil eder“ (15)

Oysa aynı Necip Fazıl Menemen olayının gerçekleştiği günlerde şu ateşli satırları yazmıştır:

‘’İrtica, yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir….. Menemen hükümet meydanında toplanan ister üç kişi olsun. Üç yaylım ateşle dumanlara karışan vaka ister bir cam kırılışı kadar ufak, ister Nuh Tufanı kadar büyük olsun. Dökülen kan ister bir yüksüğü, ister bir sarnıcı doldursun. Bu hadisenin mana ve derecesi, dışımızdaki hesap ve mikyasların hükmünden çıkıyor. Bu hadisenin şekli ile ruhu arasındaki fark, Kubilay’ın diri ve ehemmiyetsiz başı ile ölü ve ebedi başı arasındaki farka müsavidir. Bu farkı meydana Kubilay’ın kesik başı çıkardı…. Ona icap ettiği kadar yanmak ve ruhuna paye vermek elimizde değil. Fakat bir muallim ve zabit banı yuttuktan sonra sinsi sinsi deliğine çekilen karayılan şöyle ıslık çalıyor: ‘Bana, tabii ömrün ne kadarsa burada bitirip geber, diye bir delik gösterdin. Ben bu delikte duramıyorum. Beni taş’a ezemedikçe, gazla yakamadıkça, külümü yele vermedikçe sana rahat haram olsun…’ Onun bu son isteğini yerine getirmek elimizdedir.”  (16)

Menemen olayı, Necip Fazıl’ın kitabındaki yalanlardan sadece biridir. Son devrin din mazlumları isimli kitabında Atatürk ve Cumhuriyet ile alakalı aşağı yukarı her konuda belgesiz, dayanaksız iddialar ortaya atmış, deyim yerindeyse  tarih katliamı yapmıştır.

Necip Fazıl’ın son devrin din mazlumları kitabında uydurduğu yalanlar kısaca şunlardır:

31 Mart vakası için İttihatçıların Masonlarla ortak bir tertibi olduğunu iddia etmiştir. (17) Ayrıca hareket ordusu için ”şuursuz sürüsü” demiştir (18)

Cumhuriyet’e ve devlete karşı ayaklanan Şeyh Said’in İslam’a, peygambere bağlı bir dindar olduğunu, devlete isyanının isyan değil ancak bir dindar Müslüman’ın dinsizlerle mücadelesi olarak kabul edilebileceğini yazmıştır (19)

Şapka devriminin halka zorla dayatıldığını, dindar insanların şapka devrimine karşı çıktığını, şapka giymedikleri için idam edildiğini yazmıştır. Hatta Necip Fazıl’a göre şapka giymeyenlere idam edilmeden önce son kez ”şapka giyiyor musunuz giymiyor musunuz” diye sorulmuş, kabul etmeyince asılmışlardır.(20)

İşgal yıllarında Kuva-yi milliye karşıtı olan İskilipli Atıf’ın vatan haini olmadığını, şapka kanununa karşı çıktığı için idam edilen bir alim olduğunu iddia etmiştir (21)

Cumhuriyet’e karşı Kürtçü ayaklanma olan Dersim isyanının bir Müslüman katliamı olduğunu, kadın, çoluk çocuk demeden 50.000 kişinin öldürüldüğünü yazmıştır (22)

Sultan Abdülhamid’in akıl hastası diyerek tımarhaneye kapattığı, katıksız bir Atatürk düşmanı, İslam tahrifatçısı Said-i Nursi’nin nasıl bir büyük alim olduğunu sayfalarca anlattıktan sonra Cumhuriyet döneminde işkence gördüğünü yazmıştır (23)

Baştan sona yalan ve iftira olan, basit bir hikâye kitabından farksız son devrin din mazlumları kitabında Necip Fazıl’ın yalanları kısaca bunlardır. Hiçbir belge olmadan sadece ”şu kişiden duydum” ”Bu kişi bana anlattı” cümleleriyle iddialarını ispatlamaya çalışan Necip Fazıl, ayrıca Vahdettin’in kurtuluş savaşını başlatması için Mustafa Kemal’e 40.000 altın verdiği yalanını uydurmuştur (24)

Sonuç olarak Necip Fazıl hakkında şu yorum yapılabilir:

Hayatı boyunca kimlik arayışı içinde olan, gençlik yıllarında bohem bir hayat yaşayan, 1934 yılında Abdülhakim Arvasi ile tanışınca bir anda şeriatçı olan bir kişidir. Siyasi ve ideolojik hayatı da özel hayatı gibi kimlik arayışı içinde geçmiştir. Atatürk döneminde Atatürkçü, Menderes döneminde Menderesçi, ömrünün son yıllarında ise Milliyetçi camia içinde kendine yer bulmuştur.  İşte  birçok tartışmalara konu olan, ömrünün yarısını Atatürkçü, diğer yarısını Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı olarak yaşayan Necip Fazıl Kısakürek…

TIBBIYELİ HİKMET 

KAYNAKLAR

1-Türk Dili: Dil ve Edebiyat Dergisi – 29. cilt s.476

2- Bütün yönleriyle Necip Fazıl – Türkiye Yazarlar Birliği, 1994 s.42

3-  Mustafa Fırat Gül – Necip Fazıl ve tiyatro Kömen Yayınlariı, 2010 s.39

4- Emine Gürsoy Naskali- Örtülü Ödenek Davası Kitabevi Yayınları, 2005 s.76

5- Son Telgraf 25 Kasım 1938

6-  Alaattin Karaca – Necip Fazıl Adnan Menderes ilișkisi: mektuplarla ve belgelerle Lotus Yayınevi, 2009 s.13

7- Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, 22 Aralık 1950, Sayı: 40, s. 3

8- Şevket Çizmeli – Menderes: Demokrasi Yıldızı , Arkadaş Yayınevi, 2007 s.204

9- Necip Fazıl Kısakürek, Benim Gözümden Menderes, İstanbul, 1994, s.212

10- Erdal Şen – Belgelerin dilinden: Yassıada’nın karakutusu Zaman Kitap, 2007 s.108

11- Oktay Akbal – Şairlere Ölüm Yok Özgür Yayınları 1994 s.46

12- Mina Urgan – Bir Dinozorun Anıları Yapı Kredi Yayınları 2008 s.97 -98

13- Urgan a.g.e. s.99

14-  Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, İstanbul 2012 s.129

15 – Kısakürek a.g.e. s.137

16 – Hakimiyet-i Milliye, 1 Ocak 1931

17- Kısakürek  a.g.e. s.15

18- Kısakürek a.g.e. s.21

19 – Kısakürek a.g.e. s.40-44

20- Kısakürek a.g.e. s.81

21- Kısakürek a.g.e. s.85

22- Kısakürek a.g.e. s.167

23- Kısakürek a.g.e. s.237

24- Necip Fazıl Kısakürek. Vatan Haini Değil. Büyük Vatan Dostu Sultan Vahdettin, Büyük Doğu Yayınları 1976 s.204

Bir Cevap Yazın